İtiraf Çağı

Bir itiraf çağından geçiyoruz. Hiçbir şey gizli kalmıyor artık. Şöyle ya da böyle çıkıyor ortaya. Toplumlar “şeffaflaşıyor.” Televizyon ekranları, gazete ve kitap sayfaları boyunca içimizi açıyoruz. “İtiraf.com” diye bir site var. Clinton, işyerinde fuhuş yaptığı için değil, bunu halktan gizlediği için suçlanmıştı en çok. Ünlülerin gizli ilişkilerini yakalamak için maaş alan gazeteci orduları besliyoruz. Dedikodu yazarlığı gözde bir meslek oldu. Ununu eleyip eleğini asanlar, birilerinin kirli çamaşırlarını ortaya döküyor ya da kendilerini ele veren kitaplar yazıyorlar.

Öte yandan seyirci de bunu istiyor aslında. Yani daha doğrusu biz, sokaktaki insan, halk, toplum, şu ya da bu olarak, birileri itirafta bulunsun, olmazsa itirafa zorlansın istiyoruz. Öylesine bir bakıp geçme hali değil. Hırsla, arzuyla, neredeyse şehvetle tüketiyoruz ortaya dökülenleri. O denli istekliyiz ki, klasik bilgi toplama yöntemleri talebi karşılamıyor. Paparazziler, kameralı suçüstü ekipleri, gizli kamera tuzakçıları ve buna benzer türlü uzman sabahtan akşama koşuşturuyor, tutup getirdikleri görüntüleri önümüze atıyorlar. Kendiliğinden içini açanların, onunla yattım, bununla buluştum, falana rüşvet verdim türünden itirafların zaten bini bir para. Ama olmuyor, her türlü bilgiyi bir kara delik gibi emen iştahımızı doyuramıyor bunlar. İnsanları, gözetleme evlerine kapatıyor, evlilik programlarında tüm memleketin gözü buluşturup tanıştırıyor, birbirine düşürüp kavga ettiriyor, olup biteni izlemek için ekran başından ayrılmıyoruz.

NİYETLER ORTADA

İtiraf yalnızca yapılanlar ve tanık olunanlarla sınırlı değil. Niyetler de dökülüyor ortaya. Ne denli hırslı, paragöz, çıkarına düşkün olduklarını söylüyor insanlar. Toplumcu yaklaşımlarıyla bilinen bir sanatçı yalnızca bu işten kaç para kazanacağıyla ilgilendiğini ilan edebiliyor örneğin. Bir başkası çok kazanmakla ve pahalı bir otomobile sahip olmakla övünüyor.

İçtenlik, bir gösteriye, bir “harbi delikanlılık” oyununa dönüşüyor. Kimisi çocuksu ve aç gözlüyü, bazısı sözünü sakınmaz çıkarcıyı oynuyor. Bir televizyon kanalında bilgi yarışması kılığına sokulmuş hali bile yapıldı bu işin. Her turun sonunda, sunucu yarışmacılara dönüp, taş kalpli mürebbiye tonlamasıyla, “aranızdan biri sizi yavaşlatıyor, onu çıkarıp atın oyundan” diyordu. Yarışmacılar performansı en düşük olanı seçip atıyorlardı. Acımasızlık ve çıkarına düşkünlük bir de bu yoldan ilan ediliyordu topluma.

Belki de, uzun bir gizlilik döneminden çıkmanın yarattığı karnaval havasıyla sürükleniyoruz. Saman altından yürütülen suların, kapalı kapılar ardındaki pazarlıkların, kimin eli kimin cebinde belli değil hallerinin yarattığı umutsuzluk ve öfke elbette rol oynuyor bu aşırılığımızda. Görünenin ardında yatanı çekip çıkarmak, bilinir kılmak, hesap sormak istiyoruz. Ancak, bütün özgürleşme hamlelerinde olduğu gibi, baskı altından kurtulan güç kaçınılmaz bazı taşkınlıklar yapıyor. Amacını aşıp, genel bir ruh haline, neredeyse bir yaşam anlayışına dönüşüyor.

Freud’un psikanaliz yoluyla yaptığı şey, giderek her yere yayılıyor böylece. Dünya  dev bir psikanaliz divanında yatıyor sanki. Bilincin ışığı tüm alacakaranlık bölgeleri tarayıp duruyor. Gizli gerçekler, deşilmiş kovandan dışarı uğrayan arılar gibi dağılıyor ortalığa.

NEYE YARAR?

Peki, bütün bu itirafların ne yararı var? “Sonuna kadar açıklık” oyunundan kazancımız ne? Gizlenen her şey gözler önüne serildiğinde hayatlarımızda ne değişecek ya da değişiyor. Aç gözlülüğümüzü ve çıkarcılığımızı itiraf ettikten sonra, paylaşımcı ve adil olmaya mı yöneleceğiz? Gizli suçları açığa çıkan yönetimler yerlerini farklı birilerine mi bırakacaklar?

Kısacası, ele geçirilen “gerçekler” bir dönüşümün sıçrama tahtası olabilecek mi? Yoksa binlerce ağızdan çıkan bir duman gibi giderek yoğunlaşacak, her yana yayılıp, tam bir karanlık içinde mi bırakacak bizi? “Ben kötüyüm, o kötü, bu da kötü…” tekerlemesiyle, olan biteni kanıksayıp benimseyecek, “demek ki insan buymuş” deyip çıkacak mıyız işin içinden? Bugüne kadar toplumun bilinçdışında yaşayan hayaletler böylece bilincimizi de mi ele geçirecekler?

Göreceğiz. Tıpkı psikanaliz divanında yatan hastada olduğu gibi, bundan sonrası yeni bir kimliğin ve yaşamın oluşturulabilmesine bağlı. Umut etmek için çok şey var. Ama tedirgin olmak için de öyle.

 

Dr. Levent Mete
Psikiyatri Uzmanı

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir