Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalığı Hastanesi Başhekimleri : 40 yılın değerlendirilmesi

 

 

Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde  kuruluşundan bu güne dek en uzun süre çalışmış hekim olarak,  psikiyatri uzmanı Dr. Niyazi Uygur’un kaleminden hastanenin 40 yılının başhekimlerinin değerlendirilmesi  – 15 Kasım 2011 –  

 

BAŞHEKİMLER

Hastanede görev yaptığım 40 yıl içinde 10 başhekim tanıdım. Onları kendi objektifimden tanıtmaya çalışacağım.

1) Dr. Faruk Bayülkem: Psikiyatrist değildi. Nöroloji Kliniği şefiydi. Ancak psikiyatrik hastalarla ilgilenmekten nörolojiyi de unutmuş görünüyordu. Haftada bir gün bir saat uğradığı klinikte yatan hastanın sorunu onu ilgilendirmezdi. Akşam hangi konuya göz atmışsa onu bir ders gibi anlatırdı. Hiç unutmam sekreterinin “DERSTE” diye adlandırdığı bu vizitlerden birinde: Tabes Dorsalis’ten söz ederken servikal de olursa Tabes servikalis, lomber bölgede olursa Tabes Lumbalis, sakral bölgede ise Tabes Sakralis’ten söz ettiğinde koşarak lavaboya gitmek zorunda kalmıştım.
Asıl becerisi 27 Mayıs ihtilalini takiben başlayan başhekimliğini 17 yıl yaş sınırını doldurana dek sürdürebilmiş olmasıdır. Bunu da ihtilal ve sıkıyönetim dönemlerinde ne yapar, nasıl yapar bilinmez. I. ordu ve sıkıyönetim komutanının eşleriyle tanışır, inanılmaz iltifatları ile onlara yakınlık sağlar, parlementer düzene geçildiğinde de bakanlar Ankara’da olduğundan eşlerine ulaşmasa da bakanın çalışma ve gezi programlarını öğrenir, mutlaka karşılama ekibinde yerini alırdı.
Halkımızın merak ve eğlence ihtiyacını kendisinin rehabilitasyon halkın da “Deliler Bayramı” olarak adlandırdığı gösterilerle karşılardı. (Ben bu gösterilerin hiçbirini izlemiş değilim.) Psikiyatri adına yaptığı tek olumlu girişim İstanbul’un değişik semtlerindeki Vakıf’lara ait yapılarda birer uzman, psikolog, hemşire ve hizmetliden oluşan “Ruhsalığı Dispanseri” olarak adlandırdığı merkezler ve Akaretler’deki Gündüz Hastanesidir.
En büyük becerisi ise bakanları, bürokratları ve basın görevlilerini hastane içine sokmadan yani rezaleti, sefaleti göstermeden, başhekimlikten uğurlamak olmuştur. Pencere camları olmayan servislerde sobaya sokulmaya çalışan çoğu çıplak sayılan hastalar… Çıplak hastalarla ilgili bilimsel (!) çalışma yaptırmış. (Dr. Güven Şirin) bu hastaların ontojenetik ve filojenetik regresyonları nedeniyle ne giydirsem çıkarıp atarlar kuramını bilimsel (!) olarak kanıtlamış ve 1970 Nöropsikiyatri Kongresinde sunum yaptırmıştır.

2) Doç. Dr. Ferruh Ünsalan: Mesleğe babası gibi adli tıp uzmanlığıyla başlamış daha sonra nöropsikiyatri uzmanı ve şefi olmuş, 55 yaşında kan gruplarıyla ilgili 14 sayfalık teziyle adli tıp doçenti olmuştur. Karantina şefliği yapar. O yıllarda sayıları 5-10 arasındaki asistanlar o serviste çalışırlardı. Şef ise sabahları erkenden servise gelir. Hastaların diğer servislere dağıtımını yapar. Asistanlar servise girerken o işini tamamlamış olarak hipodramdaki atlarına gider. Hastaların acınacak hallerini, kolonlara bağlanışlarını, yara berelerini görmezdi. Atlarından sonraki ilgi alanı kapıcılardan, hademelerden oluşturduğu haber alma ağıyla başkalarının özel yaşamı idi. Emekli oluncaya kadar Bayülkem’in ayağını kaydırarak yerini almaya çalışsa da Bayülkem ona paçasını kaptırmadı. 1977 yılının son ayında I. M. Cephe Koalisyonu sona ermek üzereyken Doç. Dr. O. Arkonaç ve MHP militanı olarak bilinen Cevat Doğan tarafından MHP’li avukat Sağlık Bakanı Cengiz Gökçek’e takdim edildi ve yıllardır beklediği başhekimliğe kavuştu. Ama bu 6 ay kadar sürdü.

3) Ecevit +11ler kabinesinde sağlık bakanı olan Dr. Mete TAN’ın Afyon Hastanesinde başhekimken gelişmiş arkadaşlığı olan üroloji uzmanı Dr. Tevfik Özbey için bir makam koltuğuna gereksinim vardı. Ferruh Ünsalan bir soruşturmayla koltuğundan alındı. Eğitimle, şeflikle ilgisi olmayan o zamanki adıyla Beyoğlu İlk Yardım Hastanesi’nde üç üroloji uzmanından biri olan Özbey o koltuğa yerleştirildi. Her ne kadar hastanedeki başhekimler fotoğrafları arasında yer verilmişse de aslında görevi başhekimlik değildi. Görevi: Bakan adına Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesini tedvir ile görevli Bakan başdanışmanı idi. Evraka başhekim olarak imza atıyordu.
Bu durum hastanede beni şaşırtmaktan öte öfkelendirirken (O. Arkonaç, H. Arpınar, psikolog C. Dikmen ve psikolog E. Önenç’in kışkırtma ve tanıklıkları ile başhekime hakaretten savcılığa hakkımda suç duyurusunda bulunacaklardı) Asıl şaşıranlar Sıraselviler Caddesindeki üroloji muayenehanesinin içini dışını dolduran psikiyatrik hastaları gören işyeri çalışanları idi. Başhekim ya psikiyatrik hastalara sağlık sunmaktan kaçınamazdı.

4) Yıldırım AKTUNA da psikiyatrist değildi. Şişli Çocuk Hastanesi’nde nöroloji klinik şefiyken 1979 yılı kasım ayında hastaneye başhekim oldu. Atanmasını sağlayan neden politik eğilimi değil, politikacılar üzerinde etkili olan yakın çevresi idi. İlk işi hastanenin feci halini medyada sergilemek oldu. Medya ve kamuoyu desteği kazandı.
Hastaneyi yıllanmış, eskimiş hekimlerden ve hastalardan kurtardı. Parasal yardım toplayarak Hastane Vakfını kurdu. Tüm bu çalışmalarına tüm gücümle yardımcı oldum. 12 Eylül darbesini takiben hastaneden çıkarılarak ailelerine gönderilen hastalarla ilgili olarak cuntaya gönderilen şikayet dilekçeleri nedeniyle iki kez Selimiye Sıkıyönetim Komutanlığına çağrıldığında Dr. Adil Üçok ve beni yanına almadan gitmedi. Biz de ona beklediğinin üzerinde destek verdik.
Arkasına aldığı medya desteğini sonuna kadar kullanırken, insanlara karşı saygısız, çalışanlara dayak dahil aşırı baskı ve şiddet uyguluyordu. Bir kez makam arabası sürücüsünü bir kez de bir yemekhane görevlisini dövdüğüne tanık oldum. Ne de olsa babası emekli general, kendisi de eski yarbaydı. Hekimler dahil çalışanları kapıda bekletmek ve ayakta dikmekten büyük keyif alırdı. Örneğin babam yaşındaki Adil beyi ayakta bekletirken, ben tepkisel olarak baş koltuğa yerleşirdim. Bir gün bir konuğu kapıya kadar geçirdiğini görünce bu saygın kişinin kim olduğunu sordum. Aldığım yanıt şöyleydi: “ Niyaziciğim, ben sorununa yardımcı olmadığım kişileri saygıyla uğurlarım. Sorununu çözdüklerime ise köpek muamelesi yaparım” dedi.
Psikiyatri seminerlerini hiç kaçırmadan izler bu alandaki bilgi düzeyini yükseltmeye çalışırdı. Ona verdiğim destek hastanedeki çalışmalarımla sınırlı kalmıyor, gece sabahlara kadar yapacağı konuşma ve konferansları hazırlıyordum. Tüm ilişkilerimiz çalışma saatleriyle sınırlıydı. Çok istekli ve meraklı olmasına karşılık (kişilik özelliklerini tanıdığım için çalışma ortamı dışında özel ilişki geliştirmemeye özen gösterdim.) Hastaneye yeni uzmanlar atandığı halde beni kullanmak alışkanlığından vazgeçemiyor, yükümü hafifletmiyordu. Ancak benim yansız, hakça, güvenilir tutumumu bildiğinden her konuda fikrimi alır, çoğunu uygulardı. Kendine ayırdığı pay medyada prim yapacak olanlardı. Bağımlılık tedavi merkezini bilimsel ilke ve ölçütlerle değil medyanın beklentilerine cevap verecek biçimde yönlendirmeye başlayınca AMATEM’i terkettim.
Yeni açılan çok katlı servislerin pencerelerinde hiç koruyucu yoktu, buna bir önlem alması istendiğinde “basına cezaevi görüntüsü veremem” diye yanıtlardı. Hastalar pencerelerden atlayıp sakatlanmaya başlayınca, kırılmaz cam çerçeveler alınarak monte edildi. Çerçeveler yerinden sökülmeye başlayınca renkli alüminyum parmaklık yapıldı, onlar da bir tekmeyle yerinden çıkyordu. Böylece en az 40 hastanın sakatlanmasına, bazılarının da ölümüne neden olmuştur. Hasta dosyaları ve arşivdeki bunlarla ilgili suç duyurularım Adil Üçok’a baskı yapılarak ve savcılıklara gönderilmeyerek örtülmüştür. (Klinik şefliklerinin resmi yazışmaları daima başhekimlik kanalıyla yapılmaktaydı.)
1983 seçimleriyle parlamenter düzene geçildikten sonra medya desteğini politik hedefleri için kullanarak önce ANAP’a yanaştı. Başbakan Özal’dan “Biz taşın altına elimizi sokarken sen yanımızda değil karşımızdaydın doktor” yanıtını aldı. Referandumu takiben DYP ve S. Demirel’in peşinden koştu. Ona bu konuda umut verenlere Hastane Vakfının olanaklarını sonuna kadar açtı ve vakfın zararına yol açtı. Marmaris Martı Otel’de Deniz Baykal’la tanışarak başkan Erdal İnönü’ye Bakırköy belediye başkan adayı olmayı kabul ettirdi ve belediye başkanı oldu.
Bu arada 1988 yılında başhekimlikten alınacağını anlayınca beni kendisine rakip görerek yardımcısı pratisyen Dr. Uğur Bağışlar, Güneş gazetesinde çalışan Hüseyin Avuç (Güneş M. Ali Yılmaz, Cevahir ve Sarıalioğlu ortaklığında çıkıyordu) ile bana komplo düzenleyerek yıpratmaya çalıştılar. Ancak çevirdikleri dolaplar hem ceza hem de tazminat davası sırasında ortaya çıktı. Bunu kendisine “Yılanın başının kim olduğu mahkemede açıklandı” diyerek yüzüne vurduğumda yardımcısını suçlayarak “Uğur’un nasıl psikopat olduğunu bilmiyor musun?” diyerek inkar etmeye çalıştı. Davaları kazanarak aklandım. (İlgili dosyalar Dr. Şahap Erkoç’un arşivinde yer almaktadır.)
Belediye başkanı olduktan sonra DYP’ye geçti. DYP milletvekilliği, Sağlık Bakanlığı ve Devlet Bakanlığı yaptı. Ancak kendisini oralara getiren psikiyatrik hastanemiz ve hastalarımıza hiçbir şey yapmadı. Psikiyatri servislerinin yerine nöroloji servisleri yaptırdı. Medya firmalarına AYAMAMA dere yatağında yer ve ruhsat verip vefa borcu ödeyerek desteklerinin sürmesini sağladı. Daha sonra yaşanan iki sel baskını halkımıza doğal afetmiş gibi sunuldu. Belediye başkanlığındaki ilk uygulaması ise (99 depreminden sonra sökülen) Bakırköy belediye binasına kaçak kat eklemek olmuştur.
Belediye başkanlığından milletvekilliğine geçtiği ve sağlık bakanı olduğu halde hastanemizde kazandığı medya kredisini kullanmayı sürdürüyordu. Artık dayanamaz duruma geldim ve peşine takıp getirdiği medya çalışanlarının içinde kendisine soracaklarım ve söyleceklerim olduğunu bildirdim. Böylece hastaneyi bıraktı ama medyaya ilgisini sürdürdü. Artık o Hülya Avşar’la, Ajda Pekkan’la TV magazin programlarında rol alan bir devlet bakanı olmuştu.
İkinci Sağlık Bakanlığı döneminde “METHADON” pazarlayan firmayla bedeli vergilerden ödenmek üzere yaptığı anlaşma ve işbirliğini gerçekleri açıklayarak 2-3 gün içinde engelledim. Çünkü asıl arka planda geri kalmış tarım ekonomisi ürettiği yarı sentetik narkotik olan eroin bağımlılarına idame tedavisinde kullanılan ilaç olarak adlandırılmış sentetik narkotik verilecek, bedelini de devlet karşılayacaktı. İdame (sürdürme) sözcüğü her şeyi açıklıyordu. Daha sonra bu uygulamanın adı zararı indirgeme (Hurm Reduction) ye dönüştürüldü. (Belgeleri Ş. Erkoç arşivindedir.)
Aktuna’nın cenaze töreninde ısrarla konuşmamı istediler. Oldukça kısa tuttuğum konuşmamı şu cümlelerle tamamladım: “O kötü dönemde hastanenin Aktuna’ya ihtiyacı vardı. Aktuna’nın da politik amaçlarına ulaşabilmek için öyle bir hastaneye ihtiyacı vardı.”
Sonuçta cenaze töreniydi; iki kötünün birlikteliğinin hastanemize yararı olmuştur cümlesini kullanamadım. Elbette teşekkür de edemezdim.

5) Doç. Dr. S. Yaşar Özden: Adli tıp uzmanı ve doçenti olan, daha sonra da psikiyatri uzmanı ve doçenti olan bu arkadaşımızı daha önceden tanıyorduk, hastanemizde 2 yıl zorunlu görev yapmıştı. Bu süreyi O. Arkonaç’ın kliniğinde tamamlayarak hamisi ve hocası olan A. Songar’ın kliniğine (Cerrahpaşa) dönmüştü.
Aktuna’nın belediye seçimi için 30 Aralık 1988’de görevden ayrıldığını haber alan O. Arkonaç Amerikada’ki oğlunun yanından apar topar Türkiye’ye dönmüş, doğruca sağlık bakanlığına giderek, başhekimlik isteğinde bulunmuşsa da müsteşardan “A. Songar hocamıza sözümüz var” yanıtını almıştı. (MHP kökenli müsteşardan beklediğini bulamamıştı.)
Nitekim 1989 Ocak başlarında A. Songar ve peşinde 25-30 kişilik ekibi bir baskın görünümünde Özden’i başhekimlik koltuğuna oturttular. Artık Songar Cerrahpaşa, YÖK, TRT, Adli Tıp ve (Adli Tıp’taki uygulamaları karşısında arada bir çatlak ses çıkaran) Bakırköy’ü de ele geçirmiş oluyordu. Ancak; seçimi yanlıştı. Çünkü aslında öfke kontrolü ve kendini denetleme sorunları olan, ağzına gelen her sözcüğü savuran yeni başhekim “Ben bilirim, ben yaparım, ezerim, geçerim havasında” yaptığı ipe-sapa gelmez uygulamaları sonucu 3 ay sonra bakan tarafından görevinden uzaklaştırıldı.
Bu 3 aylık dönemde bana karşı en küçük bir saygısızlık göstermedi. Ancak iyi niyetle yaptığım uyarılara aldırmadı. Aklı ve gönlü psikiyatriden çok adli tabiplikten yanaydı. Bu dönemde en saldırgan, acımasız ve aşağılayıcı tutumunu özellikle O. Arkonaç’a, kısmen de A. İhsan Şener ve A. Nahit Babaoğlu’na göstermiştir.

6) Op. Dr. Halil Toplamaoğlu: Öncelikle belirtmeliyim ki hemşehrim olmanın ötesinde, ailevi yakınlığımız ve dostluğumuz olan, kardeşim gibi gördüğüm bir kişidir. Ancak; uzmanlık alanı nöroşirürji yani cerrahtır. (Hiç olmazsa ürolog değil) Yasal durumu başhekimliğe uygun değildi. (Bunun için öncelikle klinik şefi olması gerekir idi.) Hocası ve klinik şefi olan Z. Oral başhekimlik için Toplamaoğlu’nun aday olduğunu söylediğinde Adil ağabey (Üçok) “Beni güldürmeyin” diye yanıtlamıştı. Bu ironik duruma rağmen bakan, müsteşar, MHP kökenli, aynı eğilimi taşıyan politikacıların desteği ile bir çözüm bulundu. Vekaleten de olsa başhekim koltuğuna oturtuldu. (Kimileri buna makam demeye sever, bense nefret ederim.)
Oysa bakanlığın yerleşik alt bürokrasisi, hastanenin büyük bir çoğunluğu, yöneticilik, başarı ve liyakat açısından görevin bana verilmesini bekliyorlar, iki kez gönderdikleri Teftiş Kurulları ile beni politik ortamda çaba harcamaya teşvik ediyorlardı. Onların bilmediği ise; benim hiçbir kimseden bir şey istemeyeceğim idi. 11 yıl önce önüme getirilen milletvekilliğini geri çevirmiş olduğumdu. Bana göre: hak etmiş isem, devlet bende bu liyakatı görmüşse bakan beni davet edip bu görevi bana vermeyi teklif etmişse hemen üzerine atılmak yerine; teşekkür ettikten sonra sayın bakan benim şöyle şöyle plan ve projelerim var. (Hastane için ve ülke genelinde) Siz bunlara destek sağlayabilecek misiniz? Devleti ve hükümeti nereye kadar arkamda ve yanımda göreceğim türünden ön koşullar öne sürmek. (Ne kadar aptalca bir beklenti) Ülkemiz gerçeğinde bu tür fanteziler geçersizdi ve öyle de oldu. Ben bunu da sorun edinmedim. Tam aksine doğabilecek sorunlara çözüm yönünde arayışa giriştim.
Halil’i makamında ziyaret ederek kutladım. Üstlendiği görevin ağırlığını, sayısı 10-12‘yi bulan psikiyatri kliniğini işletme yönetmede yetersiz kalacağını, bunun da kuruma zarar vereceğini, bu alanda kendisine destek olacağımı belirttim. Getirdiğim çözüm önerisi ise yaş ve kıdem durumu nedeniyle O. Arkonaç’ı Psikiyatri Bilim Kurulu Başkanlığına getirmesi, yönetmeliklerin başhekime yüklediği Sağlık Kurulu Başkanlığı ve benzeri psikiyatrik oturumlarda yönetim temsilcisi olmak ve yönetim adına konuşmak için imza yetkisi olan Başhekim Yardımcılığımı önerdim. Bunun için yönetim binasında oda ve masa istemediğimi, diğer yönetimsel işlerle kesinlikle ilgilenemeyeceğimi, bu durumun bilinen başhekim yardımcılığından farklı olduğunu bildirerek ayrıldım. Bu görüşmede ilk dikkatimi çeken artık “Niyazi Abisi” olmadığım, “Niyaziciğim” olduğumdu.
Benim iyi niyetli bir çözüm olarak getirdiğim öneriler anlaşılan tam aksine bir krize yol açmış olmalı ki kısa sürede O. Arkonaç önderliğinde genç doçentlerden oluşan üç tane başhekim yardımcısı atanarak (M. Beyazyürek, A. Verimli, D. Çakmak) bu felaket önlenmiş oluyordu. Artık karşımda yeminli 5 kişilik bir blok vardı.
Buna bir örnek vermem gerekirse; Dr. Faruk Bayülkem’in psikiyatri adına yaptığı en önemli şey olan “Ruh Sağlığı Dispanserleri” Aktuna’dan itibaren kapatılmaya başlanmıştı. Ben bir Bilim Kurulu toplantısında “Bu kuruluşların kapatılmamasını, olanaklar dahilinde artırılmasını, dispanser yerine ruh sağlığı merkezi ya da semt polikliniği, hatta kadrolarının genişletilerek (Autpatient) ayaktan tedavi merkezlerine dönüştürülmesi, eğitim birimleri içine alınarak, rotasyonla eleman gönderilmelerini, çalışanların hastaneden ve eğitimden uzak kalmayacakalrını, hastane ve kliniklerle eşgüdüm içinde işletildiği takdirde yatması gereken hastaların transferi sağlandığında doğrudan ilgili servise yatırılabileceği gibi önerilerimi (Türkiye için fantezi) dile getirdiğimde; adama bakın hastane yetmiyormuş gibi tüm İstanbul’a yayılmak istiyor korosu ile karşılaştım. (Meğer ne kötülük yapmışım.) Buna karşılık bana gümüş tepsi içinde sunulan “Adli Psikiyatri Kurma Şerefi”nin arka planında ben ve ekibimi adli servislerin yüksek duvarları içine kapatma düşüncesi yatmaktaydı.
Halil’in başhekim olarak katettiği ay-yıl hesapları 1994’e kadar sürdü. Bir takım politik oyunlarla Arif Verimli başhekim koltuğuna oturdu.

7) Doç. Dr. Arif Verimli: (Daha sonraları bir vakıf üniversitesinde profesör de oldu.) Sayın ziyaretçi! Verimli’yi TV’lerdeki magazin ve şov programlarında yeterince tanımışsınızdır. Ben onu F. Bayülkem’in güncellenmiş tipi olarak görürüm.

8)Prof. Dr. Musa Tosun: A. Songar Cerrahpaşa ekibindendir. Aynı zamanda iktidar partisi milletvekillerinden birinin kardeşidir. Hastanemizde 2 yıl sorunlu hizmet yapmış ve tanımış olduğu halde neden böyle bir görevi üstlendiğini bir türlü anlayamamışımdır. 2003’te başladığı görevini, hastaneyle ilgili tek ve önemli projesi olan “kapalı otopark”ı gerçekleştiremeden 2005 yılında bırakmak zorunda kalmıştır.

9)Prof. Dr. Medaim Yanık:Halen Şehir Üniversitesinde öğretim görevlisi olan Medaim Yanık’ı internet ortamında tanıyabilirsiniz.Ben onu 1996-97 yıllarında 13 ay asistanım olduğu dönemde tanımıştıım, bana oldukça mesafeliydi. Sanırım çevreden edindiği abartılmış, saptırılmış bilgilerle hakkımda önyargı da geliştirmiş olabilir.
Kliniğimden Cerrahpaşa’ya geçti. Uzman oldu. Oradan da Harran Üniversitesine geçip doçent olduktan sonra 2005 sonlarında hastaneye Başhekim olarak atandı. Hastane çalışanlarıyla tanışması, kendini sunuşu çok özenli bir çalışmanın ürünüydü. Tanıdığım sandığım asistanımdan farklıydı. Yeterince tanımadığımı anladım. Giderek özenli çalışma yöntemi, ciddiyeti, medyatik gösterilere girişmemesi, yalnızca hastane değil ülke genelinede psikiyatri ve kurumlarıyla ilgilenmesi, danışma ve bilgi alışverişine açık oluşu, aldığı bilgileri değerlendirmesi, gerekiyorsa yurtdışında inceleyip araştırması, güncel ve çağdaş projeler geliştirmesini izleyerek sonunda benim fantezilerimi gerçekleştirecek başhekim olduğuna inandım. Her alanda yanında oldum ve destek verdim. (2009 başlarında görevden ayrılacağını ilk bana açtığını sanıyordu.) Hastanenin Medaim Yanık gibi yöneticiye gereksinimi vardı. Geliştirdiği projeleri uygulamaya geçirecek politik desteği de vardı. Kurulma aşamasındaki Şehir Üniversitesi için benden referans istendiğinde üzülerek de olsa onun hakkındaki tüm olumlu düşüncelerimi aktardım. Onun daha büyük hedefleri olduğuna inanıyor ve izliyorum. Gelecekte Sağlık Bakanı olursa Türkiye’de psikiyatrik kurumlara ve kurumlaşmaya çağ atlatacağına inanıyorum.
Lütfen siz de Medaim Yanık’ı izlemeye devam ediniz.

10) Doç. Dr. Erhan Kurt: 41 yıl 5 ay sürdürebildiğim hekimlik yaşamımın 40 yıl 2 gününü verdiğim hastanedeki görevimi bıraktığımda son başhekim Erhan Kurt’tu, onu asistanım olarak 4 aylık adli psikiyatri eğitimi sırasında tanımıştım. Oldukça dikkatli, kontrollü ve ilgili izlenimi bırakmıştı. Başhekim olarak da 1 yıl yakından izledim. Medaim’den devir aldığı projeleri, yöntemleri sürdürdüğünü, onun da medyaya mesafeli durduğunu, gösteriye kaçmadığını, Adli Psikiyatrinin günümüzdeki öneminin farkında olduğunu saptadım.
Başlıca sorunu tüm psikiyatri eğitimi hastanede geçmiş olduğu için hocalığını yapmış klinik şeflerinin karşısında amir yönetici (başhekim) olarak oturmaktı.
Ben adli psikiyatri servislerini Mazhar Osman, Cihat Atasev, Zati Dokuz, Adil Üçok, Raşit Avcılar olarak isimlendirerek hocalarımın ve büyüklerimin anısına saygı göstermeye özen göstermiştim ki bu uygulama tüm batı ülkelerinde gelenekselleşmiştir.
Erhan Kurt başhekim olduktan sonra özenle restore ve modernize ettirdiği adli psikiyatri servislerinden birine “Dr. NİYAZİ UYGUR” adını vermek suratiyle vefa ve kadirbilirlik örneği vermiştir.
Ancak onu gerçekten tanıyışım emekli olarak kurumla fiziksel ve resmi bağlarımı koparttıktan sonra dahi (gönül bağlarım kopamaz) sağlık sorunları yaşarken onu yanımda, yanıbaşımda yürekten bağlılığını ve ısrarla sürdürdüğü saygısını görmemle olmuştur.
Doç. Dr. Erhan Kurt’un yönetici olarak en doğru seçimi; Medaim Yanık döneminde başlatılan projeleri yakından bilen, içinde rol alan, yararına inanan ve Yanık’ın Bakanlık Danışmanlığını üstlenerek bunların sürdürülmesini sağlayan Dr. GAZİ ALATAŞ’ın konumunu koruması olmuştur.
Dr. GAZİ ALATAŞ uzmanlık tezini hazırladığı dönemde dünya genelinde “Adli Psikiyatri Hastane ya da Kliniklerinde ölüm ve intihar oranı yönünden” benim kliniğimin en düşük oluşunu saptamış ve bunu övünç kaynağı olarak açıklamaktan kaçınmamıştır. Halen Bakanlık düzeyinde “Adli Psikiyatri kurumlarının yurt genelinde dağılımı, örgütlenmesi yanında Adli Psikiyatrinin bir Yüksek uzmanlık alanına dönüşmesi için” gösterdiği çabaları izliyor ve bundan ötürü kendisini kutlayarak başarılı olmasını diliyorum.

 

Dr.Niyazi Uygur – Psikiyatri Uzmanı 

15 Kasım 2011

http://www.druygur.com/page8.php

Niyazi Uygur Kimdir?

1946  K.Maraş’ta doğdu.
1969  Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdi.
1971  Lithium Tuzlarının Klinik Uygulamasını başlattı. (Türkiye’de ilk’tir.)
1974  Nöro-Psikiyatri Uzmanı oldu.
1979  Genel Psikiyatri Kliniği Şef Yardımcısı
1983  Londra Maudsley ve Tooting Beck Hastanelerinde Madde Bağımlılığı Eğitimi
1984  Bakırköy Ruh ve Sinir Hst. Hst. Genel Psikiyatri Klinik Şefi
1984-1994  Eğitim Plan ve Koordinasyon Kurulu üyesi
1987-2000  Sağlık Kurulu Başkanı
1991  Adli Psikiyatri Eğitim ve Araştırma Birimini kurdu.(Türkiye’de ilk’tir.)
1992-2009  Hastane Etik Kurulu Başkanı
1997-2000  Hastane Rehabilitasyon Kurulu Başkanı
1998-2000  “Düşünen Adam” Bilim Dergisi Editörü
1998-2000  Türkiye Psikiyatri Derneği İstanbul Şubesi Başkanı
1998-2000  Bakırköy Ruh ve Sinir Hst. Hst. Derneği 2. Başkanı
12-14 Ekim 1998  Strasbourg (Avrupa Konseyi Pompidou Grubu)
“Drug misusing offenders the criminal justice system”Türkiye Delegesi
2000-2002  Türkiye Psikiyatri Derneği Merkez Onur Kurulu Başkanı
2002  Bakırköy Ceza ve Tutukevleri İzleme Kurulu Başkanı
15 Temmuz 2010 Emekli
(Kuruluşundan bu yana hastanede en uzun süre çalışmış hekim olarak.)
Türk Nöro-Psikiyatri Derneği üyesi, Türkiye Psikiyatri Derneği Kurucu üyesi
Türk Ruh Hastaları Readaptasyon Derneği üyesi, Bakırköy Akıl Hst. Vakfı üyesi
Institute for the Study of Drug Dependece “ISDD” (London) üyesi
International Academy of Law and Mental Health ( Montreal, Quebec) üyesidir.

Not: Bilimsel çalışmaları ve Kapsamlı belgeseli hastane müzesindedir.
CD’si hastane vakfından sağlanabilir.

 

 

 

 

 

 

3 Replies to “Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalığı Hastanesi Başhekimleri : 40 yılın değerlendirilmesi”

  1. Çok faydalı,öğretici bir yazı ;.sayın Dr Niyazi Uygur.

    Acaba T.C devri belki son yüz sene Nöropsikiatri öğrenimi hakkında yazılacak bir tez için fikriniz nedir?
    Tıp tarihi öğrenimi üniversitelerimizde buna ne kadar ehemmiyet veriyor?
    selam ve hürmetler.Cemil Bikmen

  2. Ben bu makaleyi fazla sübjektif ve pek çok kişinin cevap hakkına yol açacak mâhiyette buldum.

  3. Sayın Dr.Niyazi Uygur
    Psikiyatri Uzmanı

    Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalığı Hastanesi Başhekimleri: 40 yılın değerlendirmesi başlıklı yazınızı okudum. Ben yazılarınızda bahsettiğiniz Dr. Tevfik Özbey’in yeğeniyim. Sizi tanımadığım için haliyle araştırma ihtiyacı hissettim ve de yazdığınız yazılardan sizinle ilgili fikir edinmeye çalıştım. Notlarınızda 2011 yılında akciğer kanserinden mustarip olduğunuzu belirttiğinizi üzülerek gördüm.. Sene 2014 rahatsızlığınız ne durumda bilemiyorum. Hayattaysanız size Özbey ailesi adına sağlıklar ve uzun ömürler diliyorum. Temenni ediyorum ki bu dileğimiz size ulaşabilsin.

    Rahatsızlığınızı öğrenmiş olmak sizi serbest stilde cevaplamama haliyle engel teşkil ediyor. Bu nedenle mümkün olduğu kadar yazınızı yayınlayan Türk Pisikriyatiyi muhatap alacağım. Cevaplamaya mecburum zira amcam FDr. Tevfik özbey’i uzun zaman önce kaybettik. Eğer hayatta olsaydı, bu açıklamayı yapmak tabii ki ona düşerdi.

    1. Amcam Tevfik Özbey’in Akıl ve Sinir Hastalıkları konusunda uzman olmadığı doğrudur.
    2. Söz konusu Ecevit hükümetinde bir Bakanla yakınlığının olduğu da doğrudur. Ancak bildiğim kadarı ile Dr. Cevdet Aykan ile yakın arkadaşlardı.
    3. İş yaşamında görevde yükselme bekleyen insanların o noktaya kurum dışından birinin atanmasını içlerine sindirememeleri ve memuriyet adabına uygun bir şekilde bu atamaya karşı çıkmaları doğaldır.
    4. Türk Hava Yollarına atanan her Genel Müdürün pilot lisansı sahibi olması gerekmediği açık. Başhekimler için de kanaatimce aynı durum geçerlidir. Kendilerinden beklenen hasta tedavisi değil, hastanenin yönetilmesi ve hizmet şartlarının iyileştirilmesidir.
    5. Yazıda hastaların Başhekim tarafından özel muayenehanesine yönlendirildiği şeklinde bir doktora yakışmayan çirkin bir iddianın yer alması üzücüdür. Bir meslektaşa bu tür bir ağır suçlamada bulunmanın hangi mesleğin etik değerleri ile bağdaştığını bilemiyorum. Dürüstlük bu iddiayı seneler sonra dile getirmek değil, çirkinlik yapıldığı zaman bunu ilgililere duyurmaktır. Kaldı ki iddia sahibinin bu tür uğraşlardan çekinmediği diğer anlatımlarında yer almaktadır.
    6. Bir okurun bu yazı ile ilgili yaptığı yorum “Ben bu makaleyi fazla sübjektif ve pek çok kişinin cevap hakkına yol açacak mahiyette buldum.” şeklinde. Doğrudur. Bu cevabı da aynı şekilde subjektif duygularla, yakın bir akrabayı savunma formatında cevaplamak yerine yazımı daha net bir yaşanmışı naklederek sonlandırmak isterim.

    Amcamın evde babamla bir konuyu danıştığına şahit olmuştum. Konu o zamana kadar kapalı bir kutu olan Akıl Hastanesinin basına açılması hususuydu. Amcam Babama “ Tahsisat çıkartamıyorum, hastanenin ve hastaların durumu çok kötü, bir şey yapabilmek mümkün değil. Bu konuda başarılı olabilmek için tek çare dikkat çekici bir kamuoyu baskısı oluşturulmasını sağlamak. Bunun da tek yöntemi maalesef bu. Üstelik buna izin vermeyecekleri de ortada. Haber vermeden aniden yapmak gerek.” Diyordu. Babam ise “ bu söylediklerin yapmayı planladığın işin sonucunu düşündüğünü ve de kabul ettiğini gösteriyor, yanılıyor muyum diye sordu. Cevap tek kelimeydi. “ Evet, “ Babamın küçüğüne sarılıp “ ben de olsam aynı şeyi yapardım “ dediği halen aklımda. Ve de üç dört gün içinde hastane ve hastaların halini gösteren resimler gazetelerin birinci sayfalarındaydı. Kısa bir süre içinde amcam yakını ve arkadaşı olan Bakana rağmen görevden alındı. Belki de bu işlem onun teklifi ile yapılmıştı.. Hükümet hastaneye eğildi. Yeni imkânlar sağlandı. Sanatçılar dâhil herkes bu uğurda çalıştı. İhtiyaç duyulan kamuoyu baskısı tesis edilmişti. Amcamın bu görevin başlaması ile sonlanması 17 ay sürmüştü. Hastanenin içinde bulunduğu durumdan kaynaklanan üzüntü ve içinde bulunulan çaresizlik amcamın kalp krizi geçirmesine neden olmuştu.

    Evet; ;hastanenin ana konusunun uzmanı değildi. Bevliyeciydi. Ama bunu yaptı ve becerdi. Bu anlatımın geneli, her türlü resim ve bilgiler, gazete arşivlerinde mevcut. Basın müzesinden bunları bulabilmem mümkün.

    Uzmanlığı ile övünenler bu veya aynı sonucu sağlayacak bir girişimde o güne kadar neden bulunulmadılar ki? Yıllardır o hastanede çalışmalarına ve her gün giysisi bile olmayan hastaların durumunu, kaldıkları koğuşları görmelerine rağmen.

    Bunu sorgulamak benim işim değil. İnşallah konuyu kaleme alan Doktor sağ ve sıhhattedir. Eğer öyle ise bunu biraz düşünmesi beni üzmeyecektir. Ben duruma saygı gösterip kendilerini yukarıda da belirttiğim gibi serbest stil de cevaplamadım.

    Biz amcam Tevfik Özbey ile her zaman gurur duyduk. Önce iyi bir insan, sonra da konusunda uzman bir doktordu.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir