Van deprem çalışmalarının ardından…

VanZeyneplergidiyor17Kasim2011VAN DEPREM ÇALIŞMALARI, İZLENİMLER

Uzm.Psk. Sevgi Güney, Kasım, Aralık 2011

Havaalanında uçağa binmek üzere bekliyorum. Çalışma günlerim 16 – 27 Kasım 2011. Aklımda nedret hocayla(Dr. Nedret Öztan, Türk Psikologlar Derneği Başkanı) konuştuklarım, öğrendiklerim ve diğer deprem çalışmalarında yaptıklarım. Hava açık, gökyüzü pırıl pırıl. Bu kış gününde bu güneş, harika… Van semalarındayız. Aşağı da kocaman göl. Kapalı deniz demek daha doğru, göl için çok büyük. Masmavi, yakınlaştıkça alttaki bitki örtüsünün gökyüzünün renkleriyle dansı farklı renkler oluşturuyor. Yeşil, koyu yeşil, mavi, ve beyaz. Beyaz soda olmalı daha çok kıyılarında. Muhteşem bir görüntü. Al gözüm seyreyle Van gölünü. Bedri Rahmi geliyor aklıma. Buruk bir manzara keyfi bu benim ki. Çok can kaybettik Van’ da. Acıları, çaresizlikleri, öfke ve kızgınlıkları nötralize etmeye destek olmaya gidiyorum, tıpkı diğer gönüllü meslektaşlarım gibi.

Van Hava limanı. Telefonu açar açmaz 4 cevapsız arama. Hepsi de aynı numara. Tekrar çalıyor aynı numara. Alo diyorum, “Hocam hoş geldiniz. Ben kapının hemen dışındayım. Sizi bekliyorum. Bir anaokulu minibüs’ü her yerinde tiviti ler var; Kentin eski cıvıl cıvıl halini hatırlatmak istercesine. 1.70 boylarında, zayıf, kirli sakallı, sarışın, kıvırcık saçlı en fazla 30 larında bir genç adam telefonumdaki sesin sahibi. Yorgun yüzünde pozitif kelimesinin içini dolduran en insancıl gülümsemesiyle karşılıyor beni. Yol boyunca konuşmalarımızdan anlıyorum ki o da depremzede. Van’ lı. O da her kes gibi kaybetmiş sahip olduklarının bir çoğunu. Peki ya umutları? Yaşama, insana olan inancı? Çalışacağımız alana geliyoruz. Burası Mevlana evlerinin olduğu bir çadır kent. Büyük bir getto gibi. Güvenlik kuvvetleri, yöneticisi, doktoru, psikososyal destek ofisi, Kızılay yönetim binası… Ekip liderim Zeynep (Dr.Psk. Zepnep Tüzün) karşılıyor beni. Bizim Zeynep bu yıllardır görmediğim, sarılıyorum. Aaaa Deniz de (Psk. Deniz Özer Eryılmaz) burada. Onu da yıllardır görmüyordum. Ne garip bir ironi bu? Ya cenaze de ya da afette görmek uzun zamandır görmediklerini…

Zeynep anlatıyor. 2. Depremden sonra (6 Kasım 2011) son artçı sarsıntıya kaldıkları otelin çaprazındaki restoranda yemek yerken yakalanmışlar. O sarsıntıda Bayram oteli yıkıldı. Bir çok insan kaybedildi. Hızla ayrılmışlar restorandan. TV de ilgili haber görüntüleri geliyor gözümün önüne, toz bulutu içinde kaçışan insanlar. Onların içinde bizimkiler de vardı demek ki. Depremzedelere yardım etmek üzere gelip, depremzede olmak…O gece bulunduğumuz gönüllü ekibin ofis olarak kullandığı konteynr da kalmışlar. Gece yarısı elektrikler kesilmiş.”Sevgi donduk. Uyku tulumlarımızın içine girdik, çok soğuktu.” O geceyi anlatıyor sevgili Zeynep. O geceden sonra deprem koşullarına göre yapılmış, depremden bir çizik bile zarar görmemiş Van’ ın en güvenli ve 5. Yıldızlı oteline geçmişler. “Bu gece oraya gidicez, orada kalacaksınız sizde görev süreniz bitinceye değin” “üşümeyeceksiniz” i vurgularcasına ekliyor Zeynep. O günü akşama kadar ekip üyelerinin yaptıkları işlere tanık olmakla geçiriyorum, “işe yaramak ne yüce duygu”. Gece yemeği bir kebapçı da yiyoruz. Ayran aşı çorbası harika. Yemekten sonra otele geliyoruz. Otelde kalacağımız yer balo salonu. Salonun duvar diplerinde dizi dizi yataklar. Kızılay çalışanları ve gönüllüler buralarda kalıyor, biz de tabi. O gece erken uyuyorum. Sabah 05:30 gibi tabak çanak sesleri ile uyanıyorum. Garsonlar kahvaltı hazırlama telaşı içindeler. Sessiz, gürültü yapmamaya özen gösteren bir hazırlık bu. Ne mümkün… 06:00 gibi kalkıyorum, tuvalet’ e giyinmek üzere giderken aklımdan “hiç böyle 5 yıldızlı konforunda deprem çalışması yapmamıştım” düşüncesi geçiyor, gülümsüyorum. Soğuğa katlanmaya yardımcı termo uzun kollu atletim, pantolonumun altına giydiğim içliğim, o, bu , şu derken saydım tam 4 kat giyinmişim. Belimden üstü de 3 kat. Anorağım hariç. Ya depremzedeler? Nasıl korunuyorlar soğuktan? “Van’ da çocukların sümükleri akmaz, burnundan çıkar, üst dudağında donar, kalır”. Hiç te abartılı bir anlatım olmadığını anlıyorum gider gitmez. Erciş ekibinde çalışan meslektaşıma Ercişli çadırkent sakini çocukların yaptığı espiri geliyor aklıma; kat kat giyinip neredeyse kıyafet yumağı haline gelen arkadaşıma Van’ lı çocuklar “abla sen kar yağınca ne giycen? Başka giyceen kaldi mi?” ne hoş bir aksan, ne zeki bu çocuklar, etten zengin beslendiklerinden mi acaba? Öyle olmalı? Ya depremden sonra, ……..

Çadır kentler’ de, Van merkezdeki Mevlana kent te dahil olmak üzere hiç kimse çocuklarda dahil olmak üzere, kat kat giyinmiyorlar. “Insan bulunduğu ortama iklim şartları da dahil olmak üzere uyum sağlar, beden tüm işlevlerini buna göre düzenler” Selye’ nin kuramını bizzat deneyimliyorum oradaki çalışmalarımız süresince.

İlk günümüz, önceki ekip arkadaşlarımız işlerini biz yeni gelenlere devrediyorlar. Sevgili Yaşar (Uzm.Psk. Yaşar Çelik) ile tek tek Mevlana evlerini dolaşıp, tanışıyorum sakinlerle, “bundan sonra sevgi hanımla devam edeceksiniz” diyor Yaşar.  Anadolu insanım minnettarlık ve şükran duygusuyla dolu davranış ve ifadeleriyle karşılıyorlar bizi. Bu deprem 1999 daki Kocaeli depremine  benzemiyor. Akşam 4:00 ten sonra bıçak gibi kesen gece ayazı başlıyor. Bu soğuk ve iklim şartları önce temel ihtiyaçları karşılamanın ne çok gerekli olduğunu bir kez daha hatırlatıyor bana. Kızılay, Mevlana evlerinde bu işi çoktan ve kökten çözmüş. Peki ya diğer çadır kentler? Hepsi yazlık çadır. En temel gereksinim ısınma/barınma. Yemek 3 öğün başarılı ve yeterli miktarda çıkıyor. Sobalar, elektrik sobalarının yetiştirilemediği yerlerde sobalar çok yaygın kullanılıyor. Kızılay’ ın sorumluluğunda olmayan bir çadır kent… Yazlık çadırlar, naylon ya da brandadan yapılmışlar…Çadır bezinin üzerine gerilmiş naylonlar. O naylonlara sıfır temasla geçen soba boruları…”Yangınlar kaçınılmaz olur, sobaları kaldırıp, ufolar dağıtılmalı” vurgulayarak söylüyor ekip liderimiz (Doç.Dr. Gökhan Malkoç). Sorumlu, kendinden çok emin “verdik, istemiyorlar, biz soba yakmak istiyoruz diye diretiyorlar” şeklinde yanıtlıyor Gökhan hoca’ yı. Bunun hiç te böyle olmadığını çadır kent’ te küçük bir gezinti yapınca anlayacağımızı aklından bile geçirmeyecek kadar “aymaz”  yöre halkından olan bu sorumluyu kim oraya sorumlu yaptı. Niye yaparlar ki? Yanımdaki psikiyatrist arkadaşım ortalık yerlerdeki çöplerin, çadırın üzerindeki naylonla sıfır soba borularını bıkmadan usanmadan en ince detaylarına kadar fotoğraflıyor. Bu çadır kent mutlaka taşınmalı, mümkünse sorumlusu değişmeli. Van merkezdeki 6.000 kişinin yaşadığı o çadır kenti ziyaretimizden 1.5 ay geçti. Sahi sesimizi duyurabildik mi yetkililere, taşıdılar mı çadır kenti?

Mevlana evlerinde 12 gün boyunca çalıştık tüm ekip. Bu çalışmalar esnasında Van’ da olan tüm çadır kentleri dolaştık. Bu çadır kent’ lerin bir kısmı Kızılay’ ın sorumluluğu altındaydı ki bunlarda çok bariz imtiyazlı bir ihtiyaç karşılanması söz konusuydu. Kızılay’ ın sorumluluğu altında olmayan Çadır kent lerde ordumuza ait Mehmetçik çadır kent hariç, aynı olanaklardan yararlandıklarını söylemek sadece içi boş iyimserlik olur. Peki nasıl oluyor bu? Oluyordu işte. Mehmetçik hariç tüm çadır kent’ ler yazlık çadırlara sahiptiler. Daha kötüsü oralarda sorumlu statüsünde çalışanlarda dahil olmak üzere kimse bu çadırların aslında yazlık olduklarının farkında değillerdi. Ancak deprem çalışmalarında bulunan ya da afet çalışmalarında bulunan her kes biliyordu bu ayrıntıyı. Dahası, o yazlık çadırları bile bulamayıp, metresi depremden sonra 250 kat artmış branda ve naylonla çadır yapmış ve ailesini içine sığdırmış depremzedeler vardı. Yazlık çadırlar, naylonlar ve brandalar akşam üzeri 4:00 te kararan havayla bıçak gibi kesen soğuktan korunmak üzere kurulmuşlardı.

Kızılay ile ilgili ne kadar yanlış bilgilerim olduğunu görme fırsatım oldu bu deprem çalışmalarımda. Bir devlet kuruluşu değil, geliri tamamen bağışlardan gelen dernekti Kızılay. Çadırları dağıtmakta aksaklık yaşanmıştı çünkü çadırları taşıyan 12 tır bölge halkı tarafından şehre girişte durdurulup yağmalanmıştı. Buraya gelmeden televizyonda çadırları olmayan bölge halkına çadır dağıtmakta geciken Kızılay’a nasıl söylendiğim geldi aklıma, çok utandım. 1975 doğumlu yürekli bölge sorumlusuyla tanışıp, sohbetten sonra bir de bu utancımı dile getirmek beni çok rahatlattı. İtiraf etmeliyim ki ön yargılı davranmıştım. Bir klinik psikolog olarak ön yargılı olmamalı mıyım. Tabi olması gereken bu, öyle anlaşılıyor ki ben bu “olması gereken” modellerden değildim, ne yapalım bu da benim gerçeğim. Bakın bunu çok güzel öğretti eğitimlerimde hocalarım. Kabullenmek, olduğu gibi tüm çıplaklığıyla. Neyse ki kabullenmek değiştirmenin ilk adımı deyip içimi rahatlatıyorum. Yağmalayan halk’a gelince, vallahi ben onlara hiç kızamıyorum. “Her şeyini afet’ te kaybetmiş insanlar elbette stok yapma, yağmalama eğiliminde olurlar.” Travma terapileri ders’ inde ilk öğretilen buydu bana. Travma terapi hocamı bir kez daha minnetle andım. Fakat bir türlü yanıtlayamadığım soru aklıma hala kurcalıyor; nasıl oldu da sistem bu kadar geç kaldı? Yağmalamaların önünü kesmek için neden bu kadar geç kalındı? Bu iş kızılay’ ın değil, askerin polisin bu iş. Ben hala bunun yanıtını veremiyorum en azından vereceğim yanıt buranın konusunu ve maksadını aşıyor, buyrun siz düşünün kendi yanıtınızı. Bir ruh sağlığı profesyoneli olarak “bu kadar aç gözlü yağmacı halk görmedim ben” diyenleri de lütfen dinlemeyin. Onlara da hatırlatın mümkünse “halkları aç gözlü yapan içinde yaşadıkları koşullardır”. Hatırlamak ve hatırlatmak bizim gibi düzeni koruyan mesleklerde çalışanların işlerinin gereğini yerine getirmelerinde çok işe yarar, gerçek sorumluları görüp, uygun ve gerçekçi çözüm yollarını sunmak için.

“Her kes kendi adamını kolluyor. Her yerde bir adamın olacak, yoksa kalırsın. Hele bak halımıza.” Kızılay’ ın sorumluluğunda olan bir çadır kent’ e yerleşememiş bir depremzedemizin ifadeleri bunlar. O sevimli şiveyle söylenmiş bu cümleler içime işliyor…van’da ki bu ilk çalışmamda aklımda kalan temel ihtiyaçları ile psikolojik ihtiyaçları arasında gidip gelen onurlu, misafirperver, müteşekkir Anadolu insanı, Van halkı. Bir de şaşkınlığım… Şehre ilk geldiğimde havaalanından çalışma yerine giderken gördüğüm İran’ a gidiş yolunu gösteren sarı yol tabelası. Şok ben… Van’ ın bir semti gibi, öyle şehrin orta yerinde İran’a gider diyor tabela. Ankara’ da, Polatlı tabelası gibi. Doğru tabi ben en doğudayım, burası Van. Malatya’ dan sonra 2. Doğu ili geldiğim. İran Van’ dan çok yakın, zaten komşu kapısı. Ondan mı acaba bu coğrafya’ da “kaçakçılık suç değil”, sıradan meslek gibi algılanıyor. Bu izlenimlerimi yazarken iki gün önce “yanlışlıkla” öldürülen köylüler aklıma geliyor, en büyüğü 20 yaşında hepsi çocuk… Bu insanların yazgısı mı bu? Yazgıysa bunu kim yazdı? Ben ve benim gibilerin olmadığı çok açık. Neyse ki bizim gibiler çoğunlukta…Yoksa avutuyor muyum kendimi…Bilmem. Siz biliyor musunuz? Bu yazgı mı sahi? Ülkemin en doğusunda fark ettiğim bu değişiklik insanlara yansımıyor, onlar Anadolu insanı her yerde aynı İzmir, Ankara, İstanbul’ daki gibi; her şeye rağmen mağrur, kalender, misafir perver, ve müteşekkir. “Uzun yoldan bizim için gelmişsiz, yorgunsuzdur, bir çayımı iç, karnın açtır? Yemeğim var, bir tabak yersin?” Yok çok teşekkür ederim, karnım tok, yemek yedim yanıtınıza karşılık veriyor tekrar “bi çay iç, için ısıtır” sağolun çay da almayayım, yanılıp siz için demiş bulundum yanıt; “o kadar da düşmedik hocam, çok şükür misafirimize ikram edeceklerimiz vardır allahima şükür”. Nasıl ettim bu lafı ben şimdi? Nereye gitti travma eğitimlerim, 18 yıllık klinisyenliğim? “Yok öyle demek istemedim” ile başlayan cümlelerimden, fark ediyor utanıp sıkıldığımı, “biliyem hocam biliyem ama sen yine de iç çayımı diyor”. Burada içtiğim çay simdi ye değin içtiklerimin içinde en lezzetlisiydi. Buralarda çay’ ı kuru üzüm, kayısı, erik ceviz ile içiyorlar.  Zekice bir doğaçlama çözüm bu. Erciş liler değil ama Van’ lılar çok çay içiyorlar tıpkı söylendiği gibi. Çayın bedenlerinde yaratacağı negatif etkilere ne zekice bir çözüm yolu bu? Hayran kalıyorum. Bu arada yanlış anlaşılmasın çayın iyisini kullandıklarından değil çayı en lezzetli yapan. Yokken hem de çok zordayken ısrarla paylaştıkları için, içtiğim o her bir bardak çay, dünyanın en kıymetli ve lezzetli çayı tadındaydı. Anadolu’ da bir deyiş vardır; “verdiğinin içinde gözü yok” derler cömert insana. Buydu belki bu denli kıymetli yapan. Söylememe gerek var mı? Bir sonra ki ekibe sizi de bekleriz. TGEV in tır’ ında 20 kişiye menemen bile yapabilme koşulunuz var. Orada çocuklarımıza can la başla destek olan Neşat arkadaş’ la tanışın, size yardım edecektir.

Van’ daki 12 günlük sürem bitti, gitmek üzere havaalanındayım. İçimde buruk bir duygu. Burası başka bir dünya. Kendine özgü fakat modernleşme sürecinde unutulmuş, yoksul. Niye? Bunun yanıtını verdiğimde zaten bu cümleleri kurmuyor olacağım biliyorum. Gidiyorum. Tekrar gelicem, hiç kuşkum yok arkadaşlarımda gelecekler.

ERCİŞ, 2. Geliş, 18 – 28 Aralık 2011

Havaalanından başka bir minibüs gelip aldı bizleri. Tiviti li minübüs okul seferlerine başlamak için Kızılay dan ayrılmış. Bu sefer 4 kişi aynı anda binmiştik uçağa Ankara’ dan. Van merkezde daha önce çalıştığım İŞGEM Mevlana evlerinde çalışıcam diye gelmiştim. Öyle olmadı. Erciş’ e gidiyorum, ekip arkaşlarımla 4 kişiyiz. Akşam yemeğimizi Kızılay ısmarlıyor geçen sefer ki gibi. Menü çok zengin; kebapçıdan gelme çorba, lahmacun , salata, ezme, tatlı. Yiyoruz. Şemame eşliğinde çekilen halaylarla uğurluyorlar bizi Erciş’e. Şemame İbrahim tatlısesin meşhur ettiği bir türlü. Sadece popüler türküler dışında türkü bilgisi olmayan ben oldum olası sevmem bu türküyü. Fakat halay çeken insanların coşkusu türküyü sevmediğimi unutturuyor. Yola çıkıyoruz zifiri karanlık, sanırsınız ki gece yarısı halbuki saat sadece akşam üzeri 6:00. Şöför’ ümüz yolda yiyelim diye ülker çikolatalı goflet veriyor bizlere, bir de su pet şişede. Her şeyi düşünmüş Kızılay. Erciş’ e saat 8:00 gibi ulaşıyoruz.  Bu gelişimde ekip’ te ilk gelişimde benimle birlikte gelen Öznur da (Dr.Psk. Öznur Öncül) var. Bir de Erciş koordinatörünü tanıyorum, sevgili Meriç (SHU Meriç Gözden). Tam da bu iş için biçilmiş kaftan Meriç. Kızılay nerden bulmuş bu kadar nitelikli profesyoneli? Kim seçiyor bu personeli? Kadın personele bakınca bir de bunları erkekler mi seçti acaba sorusu takılıyor aklıma. Soruyorum, jüri kadınlardan oluşuyordu diyorlar. Fakat olmaz ki, bu kadar nitelikli ve güzel kadınları nasıl seçmeyi becerdiniz? Bravo doğrusu.

O gece çadır da kalıyoruz, Öznur ile birlikte. Kaddafi çadırı gibi bir çadır demem sanıyorum ne denli lüks bir çadır olduğunu anlatır size. Sabah kahvaltı yapacağımız yere gidiyoruz. Kızılay’ ın ekmek fırınından yeni çıkmış pideler, simit ve boğaçalar. Tereyağı, bal, reçel, zeytin, peynir oradayken bize çıkarılan kahvaltı menüsüydü. O günde bunlardan bir kaçı vardı. Kilo alıcam bu gidişle. Van’ dan annemin şaşkın bakışlarıyla kilo almış dönmüştüm. Bu sefer Erciş’ ten “duba” gibi olup dönücem gibi geldi bana. Olamadım tabi. Çok yemedim çünkü. O gün konteynr’ lara geçtik. İçinde tuvaleti, duşu, mutfağı olan portatif evler konteynr’ lar.

Erciş’ te 3 Çadır kent var. Mevlana evlerinin olduğu çadır kent, Yenişehir ve Otogar Çadır kentleri. Yenişehir ve otogar çadır kentleri geçmişteki afet bölgelerinden tanıdık çadırlar. Ne yazık ki hepsi yazlık çadır. Fakat önlemini almış Kızılay hepsinde ufo ya da büyük elektrik sobaları var. İçerisi sıcacık, tabi elektrikler kesilmediği sürece. Elektrik çok kısa süreli ve oldukça ender zamanlarda kesiliyordu. Bunca elektrik tüketimini düşünürseniz oldukça anlaşılabilir bir sonuç bu.

Çalışmaya başlıyoruz. Benim ve iki ekip arkadaşımdan Yenişehir çadır kentinde çalışmamızı istiyor Meriç. 110 çadır kalmış burada. Başlıyoruz önce bireysel görüşme ihtiyacı için çadırları tek tek taramak zorunda kalıyoruz çünkü önceki çalışanlar bir tek sayfa kayıt bırakmamışlar. 1 hafta süreyle çalışıyoruz bu çadır kent’ te. Tanışma, psikolojik müdahale ihtiyaç belirleme derken 1 hafta geçiyor. 110 çadır bitmiş. Bu haftanın sonunda çadır kent sakinleri ya otogar çadır kent’ ine, ya Mevlana evlerine ya da çadır’ ını da alıp kendi evinin önüne kurmak için taşındı. Çadır’ ını alıp evinin önüne, ya da komşusunun bahçesine kurmak üzere giden çok çadır kent sakini oldu. Ne yer ne içer bu insanlar orada? Kızılay kuru baklagil dağıtımına başlayacak. Yeterli olur mu? Yoksulluk o kadar belirgin ki. Şimdi ne yapıyordur evlerinin önünde çadır kurmayı kabul etmiş Erciş’liler? Hala o kadar öfkeliler mi acaba? Onca emeğe, iyi niyete rağmen, neden kaymakam “bakın başınızın çaresine” gibi aymaz laflar eder? Ne yapsın şimdi Ercişli? Kızamıyorum onlara, fakat yaptığımız kadın gruplarında bu öfkeyi elimine ettiğimizi gördük. Sevgili Mehmet erkeklerle yaptığı gruplarda gerçekleştirdi bunu. Devleti temsil eden insanların da afet yönetimi eğitiminden geçmeleri lazım. Erciş kaymakamı çok genç’ti. 30 yaşında. Çok ısrar ettim gidip konuşmak üzere. Yazık oradaki hiç kimse bunun iyi bir fikir olduğunu söylemedi bana. Devlet askeri, polisi, sivil toplum kuruluşlarıyla yanlarındayken neden halkı öfke duyar’ sorusunun altında bence bu “aymaz” cümleler de yatıyor. Afet yönetim dersi almmalılar hem de bizim dernekten. Her şey gibi onu da yapar Nedret hocam ve travma komisyonumuz. Bıkmadan, üşenmeden. Ne yazık ki emeğinin karşılığını da alamadan. Söylemeden geçemeyeceğim; Birileri gelir araştırma yapacak veri toplama işine dönüştürüverir afet müdahalelerini. Olsun tabi, bilimsel araştırmalar gelecekte yapılacak başarılı çalışmaların teminatı. Peki “akut stres döneminde tüm semptomlar alevliyken toplanan veriler güvenilir değildir” diyenler de aynı insanlar. Nerde ler? Onlar her zaman ki fırsatçı, pragmatizmin doruklarda yaşandığı köşelerine çekildiler. Kocaeli depreminde de aile çalışması adı altında çeşitli ölçekte doçentlerimizi yaratacak veriler toplanmıştı, Van’ da da aynı tablo. Daha üzücü olan ise, bunu dile getirince bu insanlar bir ekip oluşturuyor ve  sizi asla yaklaştırmıyorlar, bir bakıyorsunuz uzaklaştırmışlar sizi. Çaresiz kabul ediyorsunuz. Çaresiz kabul ettim. Bu insanlar ben ve bunun yanlış olduğunu düşünen herkes in gözünde, fırsatçılıkla, gönüllü çalışmaları birbirine karıştıran insanlar sınıfında her zaman ki yerlerini aldılar. Siz bu insanlara ne diyorsunuz bilmiyorum, ben bilim adına bir şeyler yaptıklarına hiç inanmadığımdan, içi boş akademik kadrolu insanlar diyorum. Ünvanının içini dolduramamış insanlar olmaktan öteye ne yazık ki gidemiyorlar gözümde.

Yenişehir çadırkenti taşındı tamamen. Otogar çadır kentinde çalışmaya başlamamızı istiyor sevgili Meriç. Oraya gidiyorum psikiyatrist arkadaşım Selahaddin (Dr. Selahaddin Bölek) ile birlikte. Burada yoksulluk gözüme sokulurcasına belirgin. Bir o kadar konukseverlik, minnettarlık ve dayanışma hakim. Bir sakin şöyle demişti; “Hocam bakmıyasın bizim böyle her şeye muhtaçlığımıza. Erciş’ li zengindir. Çok güzel yaşantımız vardi, deprem oldu yıhti. A böle seni bizim evimize götürem, göresen yikilmiş ama hala bellidir durumumuz. Şimdi böyle oldi.”Bana öğretilen her şeyi kullanıyorum bu cümleleri ve onu kurduran yüreği dinginleştirmek için.

Otogar Çadır kentinde  17- ve yukarısı kadın grubumuzun son seansında kısır yaptı kadınlarımız. Siz hiç 5 kg. bulgur ve bir o kadar yeşillikle yapılmış kısır yediniz mi? Hiç bu kadar çok kısır yapıldığını gördünüz mü? Erciş li kadınlar yaptı. Kaygılanmayın malzemeleri biz aldık, onlara harcatmadık. Kabul ettirmek zor oldu ama ne yapalım afet koşulları dedik. Kabul ettiler. Üstüne bir de Meriç 2. El bebek ve çocuk iç çamaşır ve kıyafetlerinin olduğu yardım malzemelerini getirdi. Yardımlar yeterli değildi ancak bebekli aileleri belirleyip dağıtmak çok iyi oldu. Kış günü malumunuz çamaşır, giyecek ihtiyacı çok oluyor.

Yarın ekibim Meriç’ te dahil olmak üzere Ankara’ ya geri dönecek. Ben onlardan 1 gün sonra ayrılıcam. Kalan son 2 günümde bitmemiş işlerimi bitirip, raporlarımı yazdım. Otogar çadır kenti benim ayrılışımdan 1 gün sonra dağıtılmış olacaktı; Mevlana evlerine ya da evlerinin önüne gideceklerdi çadır kent sakinleri. Oralarda bekleyeceklerdi kışı geçirmelerine yardım edecek geçici konutlar yerine olan, neredeyse kapanın elinde kalan konteynr’ larını. Ben bile çok umutsuzdum bu konuda herkes e konteynr yok ne yazik ki. Umalim ki, hak sahiplerine gitsin. Zira günlük yaşamda nasıl önlenemiyorsa, afetlerde de yolsuzluk ve adam kayırma önlenemiyor.

Buradan ayrılmadan söyle bir düşünüyorum yaptıklarımızı. Kızılay’ ın koordinatörlüğünde kurulan APHB (Afetlerde Psikososyal Hizmetler Birliği)’ ne destek veren benimde üyesi olduğum Türk Psikologlar Derneğim(TPD) aracılığıyla hatırı sayılır bir iş yapmışız. Depremden bu yana toplam 157 gönüllünün içinde 94 ü psikolog, 22 si psikiyatrist, 8 i çocuk psikiyatrist’ i, 26 sı Psikolojik Danışman, ve 7 si sosyal hizmet uzmanı. Bakar mısınız psikolog sayısına. Yaptığımız çalışmalardan elimizde sadece işe yaramış olmanın hazzı var, bu da yeterince kıymetli.  Alana giden gönüllülerin bir kısmına yine benim derneğim, travma komisyon üyelerim eğitim verdi. Kendimi bu derneğin üyesi olmaktan çok memnun hissediyorum. Derneğim aracılığı ile ihtiyaç sahibine öğrendiklerimizi ulaştırma sansımız oldu ekip arkadaşlarımla. Bu her ne kadar afet ten etkilenen kısmın küçük bir kesimini oluştursa da, biz orada elimizden geleni yaptık. Gelecekte daha çok insana ulaşma sansımız olur umarım. Bizim yetişemediğimiz yerlere sınır tanımayan doktorlar ve ekipleri yetiştiler yüreklerine enerjilerine sağlık onların da.

Son dan bir önceki gece. Ekibin tamamına “güle güle yemeği ve kutlaması” yaptık. Doğrusu çok görülesi ve yaşanası bir samimiyet vardı o gece, o meşhur kale kafe’ de, Erciş’ te. Yolu Erciş’ e düşmüş bütün afet personeli  “Kale Kafe” yi bilir. Orada evinizin mutfağında yapar gibi tost, menemen ya da ne istiyorsanız onu yapmanıza izin verir sahibi. Cüzzi miktar bir paranızı alıp, tok gözlü, zengin yürekleriyle kale kafe sahibi ve çalışanları sizi ağırlar, dilini anlamadığınız, kültürünü hiç bilmediğiniz bu yerde onlardan biri olup çıkıverirsiniz o samimi ortamda. Ben öyle hissettim en azından. Size de tavsiye ederim. Yolunuz bir gün oralara düşerse mutlaka uğrayın, içeceğinizi yudumlarken benim anlattıklarım aklınıza gelsin. Göreceksiniz eksik söylemişim eminim sizin de söyleyecekleriniz mutlaka olacaktır.

Ankara’ ya döneceğim gün geldi, çattı. İşini yapmış insan huzuru ile ancak içim tıpkı Van’ dan ayrılışım gibi buruk ayrılıyorum Erciş’ ten. Yola çıktık, 1.5 saatlik buruk Van Hava limanı yolculuğumda engellemek istemediğim buruk fakat sıcak bir hoş tebessüm dudaklarımın kenarlarında. Erciş’ ten sevgili Hüseyin’in (lise mezunu, efendi bir genç Hüseyin, depremzede, o olmasa biz bu kadar etkili olamazdık), Çadır kent sakinleri Neslihan hanım, ve Meral Hanım’ ın gerçekten yaşanmış diye anlattıkları öyküler geliyor aklıma. Bu kıvrak zekayla ortaya çıkan naifliğe gülmemek mümkün değil; Üzerinde döner bıçağıyla yakalanmış Erciş’ li kendini polis e savunuyor: “Ma babam elma’da mı yemiyah?”. Başka bir tanesi; Sigara yasağına uymayıp, sigarasını tüttüren Erciş’ linin ceza yazmak üzere gelen görevliye büyük bir şaşkınlıkla verdiği yanıtı: “İçmiyah, ölah?” . Ya da  Bir Erciş’ linin kırmızı ışıkta geçtiği için ceza yazan polis memuruna büyük bir ciddiyetle sunduğu öneri; “memur beğim, say ki a böle bi it geçti, getti”. Trafik polisi gülüyor, bir daha olmasın ama. Siz bunu bir de Erciş halkından tamda onların o hoş şiveleriyle dinleyin bakalım gülmekten gözlerinizden yaş akmıyor mu, akmıyor mu?

Sahi siz elmalarınızı döner bıçağıyla mı yersiniz? Vallahi Van’ lılar böyle diyor ben onların yalancısıyım. Yolunuz buralara düşerse siz belki daha başka efsaneleşmiş gerçek öykülere rastlarsınız. Mutlaka paylaşın, aklım kalır zira.VanIsgem25KasımKaryağıyor VanZeyneplergidiyor17Kasim2011 ErcisVanGölüKıyısı

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Post Navigation